KUL HAKKI

Kul hakkı, dendi mi akarsular durur. İsteklerimizi, hırslarımızı çoğu zaman kul hakkı diye dizginleriz. Çünkü onun telafisi kolay değildir. Kul hakkını ihlal eden, aynı zamanda ateşten gömleğe talip olmuş, çıkılmaz bir yola sapmıştır.

Kul hakkı, Yüce Allah’ın insana doğrudan verdiği hak olduğu gibi insanların eliyle ikram ve ihsan ettiği şeyler de olabilir. İster var olanı bir şekilde gasp etmek olsun, isterse insanlarla ilgili yerine getirmemiz gereken görevleri ihmal etmek söz konusu olsun kul hakkına girilmiş olunur.

İnsan bu dünyayı imar ve ıslah için gönderilmiştir. Dolayısıyla en şerefli yaratılan insan bütün canlıların hakkına riayet etmekle görevlidir. Başkalarının sırtına basa-basa ne daimi yükselmek ne toplumun huzur ve saadetini temin etmek ne de yaradılış gayesine uygun davranmak mümkün değildir.

Allah kendisiyle ilgili hak ihlallerini af edeceğini bildirmiş, kul hakkıyla ilgili ihlallerin affedilmesini, hakkı ihlal edilene, zulme uğrayana bırakmıştır. Hakkı ihlal edilen insan hakkını helal etmese bu günahı işleyenin tövbesi kabul edilmez. Buda İslam’ın insana verdiği değeri göstermesi açısından çok önemlidir. Adeta yüce yaradan kuluyla ve onun hakkıyla ilgili olarak özel bir imtiyaz tanımıştır.

İnsan ne kadar ibadet ve itaatle ömrünü geçirirse geçirsin adili mutlak olan Allah’ın karşısına kul hakkıyla giderse kazandıklarını da kayıp etmiş ve iflas edenlere dâhil olmuş olur.

Peygamberimiz bir gün ashabına:

“Müflis kimdir diye sorar.” Sahabeler:

“Müflis bize göre parası pulu olmayan kimsedir” şeklinde cevap verirler. Peygamberimiz(s.a.v.):

“Şüphesiz ki ümmetin müflisi şu kimsedir ki: kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir. Fakat şuna sövdüğü, buna isnat edip iftirada bulunduğu, şunun malını yediği, bunun kanını döktüğü ve şunu dövdüğü için iyiliklerinin sevabı şuna buna verilir. Üzerinde kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilir ve neticede cehenneme atılır” ( Müslim, birr, 59) buyurur.

Zaten ibadetlerdeki gaye insanı ahlaken belli bir seviyeye çıkarıp olgun insan haline getirmektir. Yani insanın yaptığı ferdi ibadetler onu diğer insanlara karşı sorumluluklarını en mükemmel bir şekilde yerine getirmeye yönlendirmeli. Diyelim ki bir insan beş vakit namazını kıldığı halde eli ve diliyle davranışlarıyla ona buna zarar veriyorsa namazının faydasını görememiş demektir. Oruç, insana sabrı öğretir. Zekât, fakirin doğrudan hakkı olmakla beraber malın ve paranın bereketini artırır. Kurban Rabbe kurbiyet peyda etmekle beraber insanlara yardımcı olmaya vesiledir. Dolaysıyla her ibadetin sosyal davranışlara

akseden, insanın hal ve hareketlerini düzenleyen, duyarlılık ve hassasiyet kazandıran yönü vardır. Kul hakkına girmek her şeyden önce Allah’ın taksimine rıza göstermemek ve itiraz etmek demektir.

Haksız yere kazanç sağlamak, faiz yiyerek alın teri olmadan parayla para kazanıp çalışanların hakkını sömürmek, onun bunun gıybetini yapmak, iftira atmak, yalan yere şahitlik etmek, sövmek, dövmek haksız yere adam öldürmek, insanı hakir ve zelil duruma düşürmek, alay etmek, işçinin hakkını yemek, ölçü ve tartıya hile karıştırmak, sorumluluk makamında olanların görevlerini yapmaması, adam kayırmak, rüşvet vermek, almak vs… gibi insanlara ilgili yüce Allah’ın bizlere emrettiği bütün görevleri içine alır.

Kul hakkı o kadar önemli ki, makamlarını peygamberlerin nebilerin bile imrendiği şehitler dahi bundan muaf değildir. Kul hakkını ihlal eden Allah’ın hududunu çiğnemiş, onun gazabına müstahak olmuş olur. Hakkı ihlal edilen mazlum olduğundan onun bedduasından da sakınmalı. Çünkü mazlumun duasıyla Allah’ın arasında perde yoktur. Mazlumun yanında zalimin karşısında olan Allah, bizi bu hususta birçok ayetiyle uyarıyor. Ticaretle ilgili bir uyarıda şöyle buyuruyor:

“Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir”( İsra, 35)

Peygamber Efendimiz(s.a.v.)2de

“Bir kısım insanlar, Allah’ın mülkünden haksız bir surette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu kıyamet günü, bir ateştir başka bir şey değil.”(Buhari) buyuruyor.

Kul hakkı ihlal edilerek kazanılan para helal olmadığı gibi bu ihlal edenin elinde mevcut olan helal malının da bereketini yok eder. Haram lokma midesinde bulunan insanlar ibadetlerinin de faydasını göremezler. Öyleyse ilk önce helal lokma yemek ve kul hakkına riayet etmek gerekir.

Bir de vakıf malı yetim malı vardır ki diğerlerine göre bunların daha farklı bir yeri ve önemi söz konusudur. Vakıf malı bütün insanlar için kullanılmaya tahsis edilmiş maldır. Kul hakkını ihlal eden gidip ilgili insanlardan helâlılık dilese, oda affetse sonra Allah tövbesini kabul ederse o günahtan kurtarır. Lakin vakıf malını ihlal eden bütün insanlardan halellik dilemesi mümkün olmaz. Vakıf malı toplumla ilgili bir emanet ve sorumluluktur. Yöneticilerin ihmalleri ve yanlışlıkları, memurların, maaşlarını hak edecekleri derecede işlerini ve görevlerini yapmamaları, devletin hizmetlerinden faydalanan halkın, sınırsız ve ölçüsüz bir şekilde kamuya ait şeyleri kullanmaları vakıf hakkını ihlaldir.

Dolayısıyla hangi çeşit hak olursa olsun bu dünyadan borçlu bir şekilde gitmemek için, helal paramızı haram hale sokmamak için hakkımız olanın dışındakine göz dikmemeliyiz. Helalinden ve meşru yoldan kazanıp meşru bir şekilde harcamalı, ömrümüzü ibadet ve itaatle

geçirirken insanlarla olan ilişkilerimizi “HAK” kavramı içerisinde değerlendirmeye özen göstermeliyiz.

Selam ve dua ile…

http://www.kayserianadoluhaber.com.tr/yazar/abdullatif-acar/kul-hakki

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir